1 Ocak 2020 Çarşamba

Noel Hakkında Bazı Mülahazalar


Çok da uzun olmayan bir süredir İsveç’te yaşıyorum. Yakın zamanda Noel’i ve dün de yılbaşını geride bırakmışken, bu konu hakkında bir şeyler söylemek istedim. İsveç’te arkadaşlarıma Noel’i nasıl kutladıklarını ve bazı şeylerin anlamlarını sorarken, bana Türkiye’de Noel’in nasıl olduğunu sordular. Ben de benim kültürümde böyle bir şeyin olmadığını söyledim.  Bu noktada karşıma iki şey çıktı. Birincisi, benim söylediğim şeyden ilk anladıkları, Noel kutlanmasının Türkiye’de yasak olduğuydu. Ben de böyle bir şey olmadığını, ama mesela ramazanda pişirilen özel yemekler, tatlılar varken Noel yemeği diye bir şeyin Türk kültüründe olmadığını söyledim. İkincisi ise, pek de iyi niyetli olmadığını düşündüğüm bir dil sürçmesi ile cümleyi önce Türkiye’de böyle bir gelenek yok” olarak kurup, ardından bunu “benim kültürüm” diye düzeltmem oldu. Türkiye ile ilgili konuşmaya başladığım her an, kendimi büyük bir baskı altında hissettiğimi fark ettim. Tarihsel toplumsal ekonomik bütün yükü sırtıma alıp kuruyordum tüm cümleleri sanki. Kişisel fikrim veya zevklerimi ifade ederken, bunun Türkiye bağlamında neyi işaretlediğini söylemeye çalışmak gerçekten de gerekli miydi?

Ancak ister istemez aklıma geliyordu. Dedemin, Hristiyan adetlerine özenen insanlara siniri, etrafımda dönen kapitalizm tartışmaları, Noel babanın Antalyalı oluşu, ağaç süslemenin Türk geleneklerinde olup olmadığı sorunsalı… Bir yandan da, yıllarca kent kültürü denince akla gelen Ermeniler, Rumlar, Sefaradlar, Süryaniler, Museviler… ve kutlamaların birbirine karıştığı semtleri düşünüyordum. İstanbul’un çeşitli mahallelerinde, çocukluğundan beri Noel’i kutlayan, ağaç süsleyen teyzelerle tanışmıştım mesela. Onlar, kentin eski sakinleriyle komşu olmanın getirdiği kültürel kaynaşmanın çocuklarıydı, ve tıpkı el öperken neyi niye yaptığını anlamayan çocuklar gibi, bu aktiviteyi hayatlarının bir parçası haline getirmişlerdi. Kültür de zaten bu sorgulanmayanın kendisi değil miydi?

O mahallelerde teyzeler ağaçlarına süsler asarken, bir zamanlar yaşadığım mahalle geldi gözümün önüne. Mandalina ve muz almanın yılbaşı zenginliği sayıldığı, Noel tartışmasının kapıdan içeri bile girmediği evlerin sokaklarında, tek düşündüğümüz okulun tatil olup olmayacağı, ve bu yılbaşında Pringles yiyip yiyemeyeceğimizdi.

Taksim’deki kutlamalar, haberlerden izleyip de ileride gitmek istediğim eğlenceler, capcanlı sokaklar ve mekanları düşündüm. Şimdi ise hayat pahalılığı, alkol ve sigaraya gelen zamlar, taciz, ve son yıllarda sokaktan elimizi eteğimizi çekmemize sebep olan her şey bana diyordu ki, otur evinde elma soy portakal kemir. Ha, bir de O Ses Türkiye izle. Televizyonda her kanalda, kalabalıkların rahatça eğlenebilmesi için binlerce sivil polisin görevde olduğu salık veriliyordu. Ben ise, nedendir bilinmez (?), geçen hafta arkadaşımın paylaştığı bir Instagram hikayesini dilime dolamış elmalı kurabiye yapıyordum. “Ardına bakma solcu, polis almaya geldi seni benden, beni bir daha sorma solcu, arama gittiğin yerden…”

Şimdi ben biri bana Türkiye’de Noel’i sorduğunda ne demeliyim?

12 Ağustos 2019 Pazartesi

Sıkışmakta Olan Zamanda Akmakta Olan Toprağa Ağıt

Kavaklar sarıyordu geceyi
Ve uzuyordu bir direnişin çürük kökleri
Balçığa batmış gece lambalarına
Şimdi bir savaşın askerleri sanan kendini
Kendini kavganın ortasında sanan çocuklar vardı
Vardı sarıldığı her yaprağın titreyişini kendi nefesine yoran
Ve yorulan her zerresiyle
Balçığa saplanmış lambalara sarılmakta olan kökler için
Direnen kavaklar mıydı yüzyıllar mı
Ağlayan o isimsiz kadın vardı
Yoksa akmayan kanın teri miydi çarpan asfalta
Her hikâyenin bir kahramanı
Yahut mehdisi
Her sözün bir anlamı
Her mücadelenin bir ereği
Velev ki yarının gittiği bir yer
Ya da yaranın
Ve kanayan eller
Gözler
Bilekler
Ve kana kan dişe diş değil de
Ne idüğü belirsiz failler
Dünyasından sesleniyordu cılız kükremeler
Dolu vurmasaydı meyve verir miydi
Suçlu dolu muydu mehdi mi
Bir akarsu vardı belki balçığı var eden
Nefesler vardı gözü kara alnı ak elleri kirli
Ne bir asker ne bir işçi
Kavak yapraklarının ve sokak lambası
Ve ufalanmış bir kaya parçası
Ve ayakkabının altına yapışmış bir sakızın hemen yanında
Yerle yüzü arasına sıkışmış sigara izmaritleri
Nefesliler, kesin şu şarkıyı bitsin artık
Düşünemiyor insan yarınları
Kendi nefesi başka bir yerden akınca
Ve geçmişin sedası kendi ciğerinde yankılanınca
Düşmüyor yakasından cam kırıkları

14 Haziran 2019 Cuma

Küçük Öteki


Küçük Öteki
Barıştık mı? Barıştık mı, diyordu çalan şarkı. Barışmış mıydım gerçekten? Onu çok yordum, kötü davrandım ona. Tanıdığım insanlar içinde, belki de en çok tanımak istemediğimdi o. Her defasında ona muhtaç olacağımı bile bile, hep kaçtım ondan. Başkalarına kaçtım hem de. Oysa yollar da güzeldir. Güzel bir müzik… Yemek çok güzeldir, hem bir iştahım vardır ki! Sonra, güneş batmaya yakın bütün renkler bir başka belirir. O zaman beton bile çiçek açar, sanki bulutlardan cennet serpilir. Ama an geliyor – insan bu, bocalamayagörsün – kabarıyor içi. Bir duygu değil bu fakat bir istenç, en derinden gelen. Ve ben ne zaman böyle hissetsem, yine ondan kaçardım. Belki de tek yaptığım buydu, herkese olan hıncımı hep ondan çıkardım. Ve fakat çok sevdim onu, herkesten de çok sevdim! Deli diyebilirsiniz bana, aman sen de! de diyebilirsiniz. Ama evet, denizlerin kenarına her vurduğumda, ki benim en sevdiğim şeydir denizin kenarına vurmak, ona sahip olduğum için minnet duydum derinden. Ama bu suçumu azaltmıyor. Ben karısını çok sevdiği için öldüren o iğrenç adamlar gibi, çok sevdiğimden değil ama, belki o tiksinç adamlar da öyledir, yapamadıklarımın acısını ondan çıkarırdım. Yürürken bir kanadı hep toprağa sürten o kuşa baktığımda içim ezilmezdi de, filmler izlerken oturur ağlardım. O da kızardı bana. Sen, derdi, hiç mi hiç duygulanmazsın. Sen sadece başkalarının hayatlarını izler, onların duygularını kendinde taşırsın. Evet, belki düşene yardım eder, kötüye kızar, iyiyi desteklersin. Ama bunların hepsini yürekten değil, hukuken yaparsın. İş ahlakıyla yaşıyorsun sen. Oysa bence yaşamak da bir işti. Ve insan her zaman işini sevdiği için gitmezdi ya işe. Hem iş değiştirmek de öyle kolay bir şey değildir, hele ilk girdiğin işte onlarca yıl çalıştıktan sonra. Nefret ettiklerin bile bir parçan haline gelir. Ve sen, fotokopi makinası yenilendiğinde bile bir huzursuzluk duyarsın, küçük bir huzursuzluktur ama, insana yeter.
         Barıştık mı? Barışmadık sanırım. Sadece artık küs değiliz. Barışmak öyle kolay iş mi, hele de büyük savaşlardan sonra! Yani, devletler mesela. Devletler savaşıp da barış yaptık dediklerinde, geçiyor mu çekilen acılar? Hem sınırlar yeniden çekilse bile, öte yakadakinden kopabiliyor mu herkes? Ya da, tarih yeniden yazılmıyor mu, ve düşmanlar belirlenip de kendini büyük bir tehlikeden korumaya çalışan insan kütleleri ağırlaşıyor da ağırlaşıyor… Kimse artık o eski kimse değil. Birileri, kimse bile değil. Hayaletler dolaşıyor, sokaklarda değil bedenlerde, dillerde. Nefes değil yaşatan, keder belki biraz, ama en çok da emek. Verilmiş ve verilecek emeklerin bütününden olmasa yaşam, bırakıp gitmesi de zor olmazdı pek. Emeğin gücünün yetmediği yerde, ki bu çok olur, insanların bir parçası hep eksik gibidir. Ama öyle zamanlar olur ki, insan varken yok gibidir. İşte benim de gerçekten barışabilmem için onunla, geçmişte vermediğim bütün emekleri faiziyle ödemem gerekir. Ve zaman her şeye hoyrat davranıyor ve fakat emek, değeri biçilemeyen tek şeydir. Yani benim, yani mesela geçmişin emekleri dediğim, aslında bugün ortaya çıkıyor, bugünün değeriyle, bugünün içinde birikmiş olarak. Ama öyle artarak azalarak değil, yekpare bir biçimde, belki biçim değiştirerek.
Ben onu iyi bilirim, o da beni iyi. Yok, olmadı bu. Ben onun ne olduğunu iyi bilirim, o ise benim onu bildiğimi bilir. Onu dinlemeyi pek sevmiyorum ben, yani, gerçekten dinlemeyi. Mesela bana ne zaman bir şey anlatmak istese, bunalıyorum. Çok sıkıntı var çok, sanki bir konuşsa dünyanın yükünü kusacak üstüme. Ama işte, yine de ferahlayamayacak, dedim ya, ben onu iyi bilirim. İşte o yüzden, ben de dinlemek istemiyorum. Suç mu bu? Sanırım suç… Senin, sadece senin iyiliğini isteyen birine bu kadar hoyratça davranmak… Galiba yine şu iğrenç adamlara benzediğimi fark ettim. Ama her şeyi onlardan öğrenmedik mi biz? Az ya da çok, gizli veya alenen iğrenç olan erkeklerden. Ve şimdi o düzenin içinden, elimizden geldiğince başımızı uzatıyoruz da, işte bu kadar temiz kalıyor ellerimiz. Belki de beni yakmak gerekir yine de. Bir dönemi bitirip başka bir dönemi başlatacaksa, üç gün çamaşır suyunda bekletilip sonra ateşe verilmek isterim, bana öyle bir ölüm müstahak çünkü. Çiçeklerinizle gelip başucumda ağlayamazsınız böylece, hele sen, anne. Kimsenin beni sevmesine ihtiyacım olmadığını biliyorum artık. Ama ona olan borcumu, ondan çaldığım yılları nasıl ödeyeceğimi bilmiyorum…
Ama o öyle iyi ki bana karşı! Beni affetmedi ama, bana daha iyi bir insan olma şansı verdi. Hem de hiç sebebi yokken. Tamam tamam, bir sebebi vardı. En eski arkadaşıyım ben onun. Bu kadar kötü günlerimiz olmadı hep. Birbirimize sırtımızı dayadığımız çok oldu. Hiç kopmadık hem birbirimizden. Tüm bu hırpalanmalar hayat yüzündendir, o da biliyor. Beraber oynardık, tek başımıza. Ağaca tırmanmaktan ikimiz de korkardık. Onun daha sakin ve hüzünlü bir hali vardı, ben de ona daha da çok şımaran, biraz muzip ve her zaman heyecanlı bir çocuktum. Yani, anlatması zor bir ilişki bu, hani derler ya etle tırnak. İşte öyle. Ama şimdi tırnak ete batıyor, ve bazı yaralar öyle kolay iyileşmiyor. Öyleyse ya o tırnağı söküp atmalı, ya da o tırnağa şekil verip, belki araya başka şeyler sıkıştırıp tekrar batmasını engellemeli. Ve o beni söküp atmak yerine, bana bir şans daha vermeyi seçti! İşte ben de o yüzden, onun yüzünü de kendi yüzümü de kara çıkartmak istemiyorum. Ama elimden ne gelir, onu da pek bilmiyorum. Sonra etrafa dönüp bakıyorum da, bence kimse bilmiyor. Herkesin ilişkileri böyle sanki, sadece ya daha az umursuyor ya da farkına bile varmıyorlar. Hepimiz eşlerini öldüren kocalarız. Ama sadece onlar suçlanıyor. Onlar suçlanmasın demiyorum, hatta belki de onlardan sıra bize gelmiyor. Ama bazen de çok kolay suçu başkasına atıp paraları alıp kaçmak. Keşke herkes farkına varsa cinayetlerinin, ardına dönüp baksa görecek sinek ölülerini. Bilir misiniz bazı sineklerin vejetaryen olduğunu? Ah, ne diyordum ben? Ölüler de bir gün gömülür Ruhi Bey, evet, insan yaşıyorken özgürdür. 
Gömdüm ölülerimi, geliyorum. Ki bu hikayenin ölüsü benim. Ve artık ikimiz de özgürüz.

Noel Hakkında Bazı Mülahazalar