Çok da uzun olmayan bir süredir İsveç’te yaşıyorum. Yakın
zamanda Noel’i ve dün de yılbaşını geride bırakmışken, bu konu hakkında bir
şeyler söylemek istedim. İsveç’te arkadaşlarıma Noel’i nasıl kutladıklarını ve
bazı şeylerin anlamlarını sorarken, bana Türkiye’de Noel’in nasıl olduğunu
sordular. Ben de benim kültürümde böyle bir şeyin olmadığını söyledim. Bu noktada karşıma iki şey çıktı. Birincisi,
benim söylediğim şeyden ilk anladıkları, Noel kutlanmasının Türkiye’de yasak
olduğuydu. Ben de böyle bir şey olmadığını, ama mesela ramazanda pişirilen özel
yemekler, tatlılar varken Noel yemeği diye bir şeyin Türk kültüründe olmadığını
söyledim. İkincisi ise, pek de iyi niyetli olmadığını düşündüğüm bir dil
sürçmesi ile cümleyi önce “Türkiye’de böyle bir gelenek yok” olarak kurup, ardından
bunu “benim kültürüm” diye düzeltmem oldu. Türkiye ile ilgili konuşmaya
başladığım her an, kendimi büyük bir baskı altında hissettiğimi fark ettim. Tarihsel
toplumsal ekonomik bütün yükü sırtıma alıp kuruyordum tüm cümleleri sanki. Kişisel
fikrim veya zevklerimi ifade ederken, bunun Türkiye bağlamında neyi
işaretlediğini söylemeye çalışmak gerçekten de gerekli miydi?
Ancak ister istemez aklıma geliyordu. Dedemin, Hristiyan adetlerine
özenen insanlara siniri, etrafımda dönen kapitalizm tartışmaları, Noel babanın Antalyalı
oluşu, ağaç süslemenin Türk geleneklerinde olup olmadığı sorunsalı… Bir yandan
da, yıllarca kent kültürü denince akla gelen Ermeniler, Rumlar, Sefaradlar, Süryaniler,
Museviler… ve kutlamaların birbirine karıştığı semtleri düşünüyordum. İstanbul’un
çeşitli mahallelerinde, çocukluğundan beri Noel’i kutlayan, ağaç süsleyen
teyzelerle tanışmıştım mesela. Onlar, kentin eski sakinleriyle komşu olmanın
getirdiği kültürel kaynaşmanın çocuklarıydı, ve tıpkı el öperken neyi niye
yaptığını anlamayan çocuklar gibi, bu aktiviteyi hayatlarının bir parçası
haline getirmişlerdi. Kültür de zaten bu sorgulanmayanın kendisi değil miydi?
O mahallelerde teyzeler ağaçlarına süsler asarken, bir
zamanlar yaşadığım mahalle geldi gözümün önüne. Mandalina ve muz almanın yılbaşı
zenginliği sayıldığı, Noel tartışmasının kapıdan içeri bile girmediği evlerin
sokaklarında, tek düşündüğümüz okulun tatil olup olmayacağı, ve bu yılbaşında Pringles
yiyip yiyemeyeceğimizdi.
Taksim’deki kutlamalar, haberlerden izleyip de ileride
gitmek istediğim eğlenceler, capcanlı sokaklar ve mekanları düşündüm. Şimdi ise
hayat pahalılığı, alkol ve sigaraya gelen zamlar, taciz, ve son yıllarda
sokaktan elimizi eteğimizi çekmemize sebep olan her şey bana diyordu ki, otur
evinde elma soy portakal kemir. Ha, bir de O Ses Türkiye izle. Televizyonda her
kanalda, kalabalıkların rahatça eğlenebilmesi için binlerce sivil polisin
görevde olduğu salık veriliyordu. Ben ise, nedendir bilinmez (?), geçen hafta
arkadaşımın paylaştığı bir Instagram hikayesini dilime dolamış elmalı kurabiye
yapıyordum. “Ardına bakma solcu, polis almaya geldi seni benden, beni bir daha
sorma solcu, arama gittiğin yerden…”
Şimdi ben biri bana Türkiye’de Noel’i sorduğunda ne
demeliyim?