Kavaklar sarıyordu geceyi
Ve uzuyordu bir direnişin çürük kökleri
Balçığa batmış gece lambalarına
Şimdi bir savaşın askerleri sanan kendini
Kendini kavganın ortasında sanan çocuklar vardı
Vardı sarıldığı her yaprağın titreyişini kendi nefesine yoran
Ve yorulan her zerresiyle
Balçığa saplanmış lambalara sarılmakta olan kökler için
Direnen kavaklar mıydı yüzyıllar mı
Ağlayan o isimsiz kadın vardı
Yoksa akmayan kanın teri miydi çarpan asfalta
Her hikâyenin bir kahramanı
Yahut mehdisi
Her sözün bir anlamı
Her mücadelenin bir ereği
Velev ki yarının gittiği bir yer
Ya da yaranın
Ve kanayan eller
Gözler
Bilekler
Ve kana kan dişe diş değil de
Ne idüğü belirsiz failler
Dünyasından sesleniyordu cılız kükremeler
Dolu vurmasaydı meyve verir miydi
Suçlu dolu muydu mehdi mi
Bir akarsu vardı belki balçığı var eden
Nefesler vardı gözü kara alnı ak elleri kirli
Ne bir asker ne bir işçi
Kavak yapraklarının ve sokak lambası
Ve ufalanmış bir kaya parçası
Ve ayakkabının altına yapışmış bir sakızın hemen yanında
Yerle yüzü arasına sıkışmış sigara izmaritleri
Nefesliler, kesin şu şarkıyı bitsin artık
Düşünemiyor insan yarınları
Kendi nefesi başka bir yerden akınca
Ve geçmişin sedası kendi ciğerinde yankılanınca
Düşmüyor yakasından cam kırıkları
12 Ağustos 2019 Pazartesi
14 Haziran 2019 Cuma
Küçük Öteki
Küçük Öteki
Barıştık
mı? Barıştık mı, diyordu çalan şarkı. Barışmış mıydım gerçekten? Onu çok
yordum, kötü davrandım ona. Tanıdığım insanlar içinde, belki de en çok tanımak
istemediğimdi o. Her defasında ona muhtaç olacağımı bile bile, hep kaçtım
ondan. Başkalarına kaçtım hem de. Oysa yollar da güzeldir. Güzel bir müzik…
Yemek çok güzeldir, hem bir iştahım vardır ki! Sonra, güneş batmaya yakın bütün
renkler bir başka belirir. O zaman beton bile çiçek açar, sanki bulutlardan
cennet serpilir. Ama an geliyor – insan bu, bocalamayagörsün – kabarıyor içi.
Bir duygu değil bu fakat bir istenç, en derinden gelen. Ve ben ne zaman böyle
hissetsem, yine ondan kaçardım. Belki de tek yaptığım buydu, herkese olan
hıncımı hep ondan çıkardım. Ve fakat çok sevdim onu, herkesten de çok sevdim!
Deli diyebilirsiniz bana, aman sen de! de diyebilirsiniz. Ama evet, denizlerin
kenarına her vurduğumda, ki benim en sevdiğim şeydir denizin kenarına vurmak,
ona sahip olduğum için minnet duydum derinden. Ama bu suçumu azaltmıyor. Ben
karısını çok sevdiği için öldüren o iğrenç adamlar gibi, çok sevdiğimden değil
ama, belki o tiksinç adamlar da öyledir, yapamadıklarımın acısını ondan
çıkarırdım. Yürürken bir kanadı hep toprağa sürten o kuşa baktığımda içim
ezilmezdi de, filmler izlerken oturur ağlardım. O da kızardı bana. Sen, derdi,
hiç mi hiç duygulanmazsın. Sen sadece başkalarının hayatlarını izler, onların
duygularını kendinde taşırsın. Evet, belki düşene yardım eder, kötüye kızar,
iyiyi desteklersin. Ama bunların hepsini yürekten değil, hukuken yaparsın. İş
ahlakıyla yaşıyorsun sen. Oysa bence yaşamak da bir işti. Ve insan her zaman
işini sevdiği için gitmezdi ya işe. Hem iş değiştirmek de öyle kolay bir şey
değildir, hele ilk girdiğin işte onlarca yıl çalıştıktan sonra. Nefret
ettiklerin bile bir parçan haline gelir. Ve sen, fotokopi makinası
yenilendiğinde bile bir huzursuzluk duyarsın, küçük bir huzursuzluktur ama,
insana yeter.
Barıştık mı? Barışmadık sanırım. Sadece
artık küs değiliz. Barışmak öyle kolay iş mi, hele de büyük savaşlardan sonra! Yani,
devletler mesela. Devletler savaşıp da barış yaptık dediklerinde, geçiyor mu
çekilen acılar? Hem sınırlar yeniden çekilse bile, öte yakadakinden kopabiliyor
mu herkes? Ya da, tarih yeniden yazılmıyor mu, ve düşmanlar belirlenip de
kendini büyük bir tehlikeden korumaya çalışan insan kütleleri ağırlaşıyor da
ağırlaşıyor… Kimse artık o eski kimse değil. Birileri, kimse bile değil.
Hayaletler dolaşıyor, sokaklarda değil bedenlerde, dillerde. Nefes değil
yaşatan, keder belki biraz, ama en çok da emek. Verilmiş ve verilecek emeklerin
bütününden olmasa yaşam, bırakıp gitmesi de zor olmazdı pek. Emeğin gücünün
yetmediği yerde, ki bu çok olur, insanların bir parçası hep eksik gibidir. Ama
öyle zamanlar olur ki, insan varken yok gibidir. İşte benim de gerçekten barışabilmem
için onunla, geçmişte vermediğim bütün emekleri faiziyle ödemem gerekir. Ve
zaman her şeye hoyrat davranıyor ve fakat emek, değeri biçilemeyen tek şeydir.
Yani benim, yani mesela geçmişin emekleri dediğim, aslında bugün ortaya
çıkıyor, bugünün değeriyle, bugünün içinde birikmiş olarak. Ama öyle artarak
azalarak değil, yekpare bir biçimde, belki biçim değiştirerek.
Ben
onu iyi bilirim, o da beni iyi. Yok, olmadı bu. Ben onun ne olduğunu iyi
bilirim, o ise benim onu bildiğimi bilir. Onu dinlemeyi pek sevmiyorum ben,
yani, gerçekten dinlemeyi. Mesela bana ne zaman bir şey anlatmak istese,
bunalıyorum. Çok sıkıntı var çok, sanki bir konuşsa dünyanın yükünü kusacak
üstüme. Ama işte, yine de ferahlayamayacak, dedim ya, ben onu iyi bilirim. İşte
o yüzden, ben de dinlemek istemiyorum. Suç mu bu? Sanırım suç… Senin, sadece
senin iyiliğini isteyen birine bu kadar hoyratça davranmak… Galiba yine şu
iğrenç adamlara benzediğimi fark ettim. Ama her şeyi onlardan öğrenmedik mi
biz? Az ya da çok, gizli veya alenen iğrenç olan erkeklerden. Ve şimdi o
düzenin içinden, elimizden geldiğince başımızı uzatıyoruz da, işte bu kadar
temiz kalıyor ellerimiz. Belki de beni yakmak gerekir yine de. Bir dönemi
bitirip başka bir dönemi başlatacaksa, üç gün çamaşır suyunda bekletilip sonra
ateşe verilmek isterim, bana öyle bir ölüm müstahak çünkü. Çiçeklerinizle gelip
başucumda ağlayamazsınız böylece, hele sen, anne. Kimsenin beni sevmesine
ihtiyacım olmadığını biliyorum artık. Ama ona olan borcumu, ondan çaldığım
yılları nasıl ödeyeceğimi bilmiyorum…
Ama
o öyle iyi ki bana karşı! Beni affetmedi ama, bana daha iyi bir insan olma
şansı verdi. Hem de hiç sebebi yokken. Tamam tamam, bir sebebi vardı. En eski
arkadaşıyım ben onun. Bu kadar kötü günlerimiz olmadı hep. Birbirimize sırtımızı
dayadığımız çok oldu. Hiç kopmadık hem birbirimizden. Tüm bu hırpalanmalar
hayat yüzündendir, o da biliyor. Beraber oynardık, tek başımıza. Ağaca
tırmanmaktan ikimiz de korkardık. Onun daha sakin ve hüzünlü bir hali vardı,
ben de ona daha da çok şımaran, biraz muzip ve her zaman heyecanlı bir
çocuktum. Yani, anlatması zor bir ilişki bu, hani derler ya etle tırnak. İşte
öyle. Ama şimdi tırnak ete batıyor, ve bazı yaralar öyle kolay iyileşmiyor.
Öyleyse ya o tırnağı söküp atmalı, ya da o tırnağa şekil verip, belki araya
başka şeyler sıkıştırıp tekrar batmasını engellemeli. Ve o beni söküp atmak
yerine, bana bir şans daha vermeyi seçti! İşte ben de o yüzden, onun yüzünü de
kendi yüzümü de kara çıkartmak istemiyorum. Ama elimden ne gelir, onu da pek
bilmiyorum. Sonra etrafa dönüp bakıyorum da, bence kimse bilmiyor. Herkesin
ilişkileri böyle sanki, sadece ya daha az umursuyor ya da farkına bile varmıyorlar.
Hepimiz eşlerini öldüren kocalarız. Ama sadece onlar suçlanıyor. Onlar
suçlanmasın demiyorum, hatta belki de onlardan sıra bize gelmiyor. Ama bazen de
çok kolay suçu başkasına atıp paraları alıp kaçmak. Keşke herkes farkına varsa
cinayetlerinin, ardına dönüp baksa görecek sinek ölülerini. Bilir misiniz bazı
sineklerin vejetaryen olduğunu? Ah, ne diyordum ben? Ölüler de bir gün gömülür
Ruhi Bey, evet, insan yaşıyorken özgürdür.
Gömdüm
ölülerimi, geliyorum. Ki bu hikayenin ölüsü benim. Ve artık ikimiz de özgürüz.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
-
Küçük Öteki Barıştık mı? Barıştık mı, diyordu çalan şarkı. Barışmış mıydım gerçekten? Onu çok yordum, kötü davrandım ona. Tan...
-
Kavaklar sarıyordu geceyi Ve uzuyordu bir direnişin çürük kökleri Balçığa batmış gece lambalarına Şimdi bir savaşın askerleri sanan kendi...